Preloader
Publications
  • 6 mins read

Bir kahvenin kırk yıl hatrı var

Çocukluğumuzdan beri hep bir cümleyi durmadan duyarız. “ Bir kahvenin kırk yıl hatrı var”- diye. Belki de anlamayız neden böyledir. Ben de çocukken hep sorardım kendime: “biriyle kırk yıl hatır biriktirmek için kahve mi içmemiz gerekir?”- diye. Sonunda cevabını kanıtlı bir şekilde Hacıkabul gezintimde buldum.

İlk kez benden okuldan biraz uzaklara gidib bir proje gerçekleştirmemi istemişlerdi. Tabii ki, kabul ettim. Sonuçta başkasının değil, kendi tarihimi araştırıyordum...

Yaklaşık iki hafta önce müdürümüz Hüseyin Demirel beni yanına çağırıp:

“Kızım Hacıkabul’da bir hanımın bahçesinde on iki tane mezardan oluşan şehitlik var” dedi. Böyle bir mezarlığın bulunduğunu birkaç ay önce bende duymuştum. Hocam sözlerine devam ederek: “Senden Büyük elçimizden randevu almanı ve bir reportaj gerçekleştirmeni istiyoruz” dedi. Duyduğumda biraz tedirgin oldum. Herşeyi benim yapmam gerekmekteydi. Küçük bir araştırma yaptım. Araştırmam, Nuri Paşanın hayatında son buluyordu. Çok şey öğrenmiştim. Artık randevu almamda sorun görünmemekteydi. Elçiliği aradım. Çarşamba günü saat 14:00 a randevu aldım. Görüşe sınıf arkadaşım Murad Hasanovla birlikte gittik. Doğrusunu söylemem gerekirse daha ciddi bir ortam ve heyacanın bol olacağını sandığımız bir görüşme gerçekleşeceğini bekliyorduk. Tam aksi oldu. Herşey gayet içtendi. Güleryüzlü bir hanımefendi bizi karşıladı, bekleme odasında biraz bekledikten sonra Erkan beyin müsait olduğunu söyledi. Heyacanlı adımlarla odaya doğru yürüdük. Koridorda yürürken güler yüzlü hanımefendi kaçıncı sınıfta okuduğumuzu sordu ve bana universiteye yeni başlayan kızından bahs etti. Bu konuşma heyacanımızı biraz azaltmıştı doğrusu. Erkan beyin odasının kapısını göstererek, bizi içeri buyur etti. Kapıdan girer-girmez Erkan bey oturduğu masadan ayağa kalktı. İkimizle de tokalaştı. Ortamın samimi olduğunu gördüğümüz an arkadaşımla birbirimize bakıp gülümsedik. Bundan sonrası bizdeydi. Samimi, içten ve güleryüzlü bir konuşma gerçekleştirdik. Elçimiz hepimizle teker teker ilgilendi. Gelecekteki planlarımızı sordu. Azerbaycan`ı ne kadar çok sevdiğinden bahs etti ve sonda okulumuz adına bir teklifte bulundum. Teklifim çok olumlu bir şekilde karşılandı. Erkan beyden okulumuza gelip lise öğrencilerimizle tarih konulu bir konferansın sözünü almıştım. Birkaç fotoğraf çekildikten sonra görüşmemiz bitti. Arkadaşımla elçilikden ayrılırken orda olan olayları tekrar-tekrar birbirimize anlatarak anın tadını çıkarıyorduk. Okula döndüğümüzde olanları hocalarımızla bölüştük. Bana verilen görevin tamamlandığını sanarken bir teklif daha geldi. Bu teklif biraz daha sorumluydu. Doğrusu çok mutlu olmuştum. Olayın gerçekleştiği yere gidecektim. Babamla birlikte pazertesi Kubalıbaloğlan köyüne yola çıktık. Yolumuz bir buçuk saat sürdü. Uzaktan şanlı Türk ve Azerbaycan bayraklarının dalgalandığı bir yer gördük. Arabadan inip o yere doğru yürüdük. Küçük bir kapıdan içeri geçtik. Uzaktan bir kızın bize doğru yaklaştığını gördük. Adı Telliydi. Anneannesi Nigar hanımı sesledi. Küçük bir evden çıkan Nigar nine bize doğru yürüyüp bizimle görüştü. Yeni yapılı bir katlı evi göstererek “Bunu bize Türkler yaptı” diyerek dualar etmeye başladı. İçeri geçtik. Nigar nine yüzyıllık olayı anlatmaya başladı. Babamla birlikte çok duygulanmıştık. Böyle bir olayı yıllarla saklamak ve Nigar ninenin babasının sözlerine sadık kalarak mezarlıkları koruması, dilde söylendiği gibi kolay değildi. Biz yetmiş yıl SSRİ (SSCB) devletinin esaretinde kalmış bir devletiz. Ninenin söylediği gibi o devirde çok zormuş bakmak. Defalarca buldozerle bahçelerine girip yıkmak istemişler mezarlığı. Burada mezarlık falan yok, diyerek Nigar ninenin bahçesindeki toprağı alıp götürmek istemişler. Direnmiş Nigar nine, olmaz diye. “Nasıl korudunuz böyle?” soruma karşılık gömleğinin kolunu yukarı kaldırıp çizik çizik olan kollarını göstererek, “bak kızım, yıllardır buraları çıplak ellerimle temizliyorum, onlar rahat uyusunlar diye bir ot dahi yetişmesine izin vermedim”- dedi gerçek bir kahraman gibi... nede olsa o yıllar önce o mezarları tek başına gömen kadınların evladıydı. Evet burası da ilginç. Neden kadınlar gömmüş diye bilirsiniz. Nigar nine olayı böyle özetledi- "Hain düşmanlar güçlü erkeklerin bu köyde olduğunu duyup onları toplantı yapacağız diyerek kandıraraktan köy camisine çağırmışlar. Caminin kapılarını kapatarak onları oradaca yakmışlar ve böylelikle Nuri Paşasının komandanlığı altında yardıma gelen ve köyde şehit olanları defn etmeğe erkek kalmamış. Kadınlar bu görevi üstlenerek “şehitin üniforması onun kefenidir” deyip, öylece defn etmişler." Nigar ninenin de babası köyde olan olaylardan dolayı ikinci kez savaşa katılmamış ve o mezarlıkları öldüğü son güne kadar korumuştur. Son nefesinde vasiyetini bu sözlerle dile getirmişir-“ Elbet bir gün Türkler geri gelecek, işte o güne kadar bu mezarlıkları koru ve geldiklerinde onlara emanet et.” Yüzyıllık bir emanet... Gerçekten sadece sözde basit. Hangimiz bahçemizde mezarlık saklaya biliriz? Hangi birimiz o bahçede gece vakti korkmadan yürüye biliriz? Hangimiz kendimizi değil de, o ruhlar rahat uyusun diye sadece ve sadece onları düşünürüz? Bence her babayiğitin işi değil bu. O mezarları koruyan, küçücük bir evde zor şartlar altında büyüyen, zamanında evin tek ama yiğit kızı Nigar hanım olmuştur. Adı bile tarih...

Şimdi gelelim meşhur kahve olayına... Ne demiştik bir kahvenin kırk yıl hatrı vardır. Bir asır göz bebeği gibi korunmuş altı Türk ve altı Azerbaycan Türk`ünün kaç yıl hatrı var? Sonsuz değil mi? İşte bu hatır olayını dilinden düşürmeyen Türk devleti onlara rahat yaşasınlar diye bir katlı güzel bir ev yapmıştır. Yaptıkları bu iyiliğin karşılığını gören Nigar nine her gün ellerini Allaha doğru açarak namaz kılar ve son duasını yapar... TANRI TÜRKÜ KORUSUN !

Share: